Son zamanlarda hayvanlar için mücadele ettiğini söyleyen ama aslında sadece sömürünün şartlarını pazarlayan kampanya modelleri oldukça popülerleşti.
Sosyal medyayı açtığınızda önünüze büyük puntolarla yazılmış çarpıcı sloganlar düşüyor. Sizi birkaç saniyeliğine bir hayvanın yerine geçmeye çağırıyor, mezarların bile hayvanların hapsedildiği kafesler kadar sıkışık olmadığını haykırıyorlar.
Şirketlerle masaya oturuyor, gıda devleriyle “insani sömürü” protokolleri imzalıyor ve bunu büyük bir zafermiş gibi kutluyorlar.
İşin daha da absürt tarafı, bu yaklaşımın kitlelerde yarattığı zihinsel illüzyon.
Kampanya gönderilerinin altındaki yorumlarda insanlar vicdan azabı çekiyor. Yapılanın işkence olduğu konusunda hemfikirler.
Ama bir tanesi var ki, bu kampanyaların insanları getirdiği noktayı tam olarak özetliyor:
"Hareket alanları arttıkça daha sağlıklı olurlar ve bize daha çok protein verirler, o yüzden kesinlikle destekliyorum!"
İşte reformculuğun yarattığı tehlike tam olarak bu.
Hayvanı yaşam hakkı olan bir bireyden ziyade "konforlu yaşarsa proteini daha kaliteli olan bir kaynak" olarak görmeye devam eden bir tüketici bilinci üretmek.
Pazarlık masasını baştan yanlış kurduğunuzda, kazanıldığı varsayılan her şey aslında sömürü düzeninin hanesine yazılır.
Hayvan reformculuğu, yani "daha insani sömürü" illüzyonu, endüstrinin en büyük can simididir. Çünkü tüketiciye vicdan rahatlatma bileti satar. İnsanların tabağındaki sömürüyü sorgulamasının önüne geçer.
Vicdanı rahatlayan tüketici, sömürüye para akıtmaya devam eder. Sistem çarklarını döndürür, şirketler imajını tazeler.
Sömürünün daha iyisi olmaz.
Kafesi biraz büyütmek, teli kaldırıp hayvanları hangara doldurmak ya da ölüm sırasını biraz daha "konforlu" hâle getirmek hayvanları özgürleştirmez. Bu uygulama hayvanların sonunu ne yazık ki değiştirmez.
Kafes ister dar olsun ister geniş, hedefimiz onu iyileştirmek değil, yerle bir etmek!